Düşlemenin Kitabı, kendi küçük ada'mda coşkularla yapıldı; imgelerin sürüklediği düşler, düşlerle varılan imgeler...
Hayranlık duyduğum akademisyen-sanatçı Prof. Dr. Lütfü Kaplanoğlu da kendisini bir "imge koleksiyoncusu" olarak tanımlıyor. Yollarımız kitabın kapak tasarımı sırasında kesişti ve Düşlemenin Kitabı "Ada"yla yüzünü buldu.
Kitabı elimize aldıktan 2,5 ay sonra, şimdi onu "kendi yüzü"yle buluşturmaya götürüyoruz. Lütfü Hoca, yeni kişisel sergisi «Arya» ile Düşlemenin Kitabı'nı da ArtMahall’in ruhuna dahil ediyor.
Rilke’nin "insanın kendi iç ülkesi" kavramına tutunan Düşlemenin Kitabı'yla, bizleri "sonsuz bir aryanın ritminde kendi öz alemi"mizle buluşturacak olan bu seçkin sergide bir araya gelmek dileğiyle.
Derya Aydoğan küratörlüğünde.
Tuba Ergene, bu ilk edebi eserinde kelimelerle inşa edilen zarif bir dünya sunuyor. Deneme ile şiir arasındaki o ince sınırda duran Düşlemenin Kitabı, 'düş' eylemini bir nakış gibi işleyen metinlerden oluşuyor.
Şiirin coşkusuyla denemenin sakinliğini birleştiren eser, hayatın ritminde gözden kaçan detayları kâğıda döküyor. Bütünüyle "düş fragmanları"ndan oluşan bu çalışma, okurla doğrudan, aracısız bir bağ kurarak onu yaşamın derinlikleri üzerine düşünmeye davet ediyor.
Kitabın adından başlayalım: 'Düşlemenin Kitabı'. Tuba Ergene, 'düşleme'yi metin boyunca bir 'düş işlemi' olarak ele alıyor; camdan bir plak, bir mekân, kar ve mevsimler, bir çocuk gibi gündelik objeleri, başta Rilke'ninkiler olmak üzere şiirlerle yoğunlaştırarak lirik bir dokumayla nakşediyor. Metin, deneme ile şiir arasında salınan, ait olduğu türü aşan, yer yer Nietzsche'vari bir felsefi duyarlıkla ilerleyen özgün bir okuma deneyimi sunuyor.
Kitabın adından başlayayım: 'Düşlemenin Kitabı'. 'Düşlemek'le neyi anlatmak istiyor Tuba Ergene? 'Düş görme'yi mi, yoksa 'düşlem'i mi [imgeleme, hayal kurma]? Olabilir: Ama ben, Tuba'nın 'düşleme'sini, metin bağlamında, 'düş işlemek' olarak okudum.
Neden böyle okudum, söyleyeyim: Düşler, tıpkı bir bakış ve bir duyuş gibi 'bir ince nakış'ta tamamlanır: 'İnce bir nakış' gibi işlenen düşlem[e]de…
Gerçekten de öyle: Tuba, bazan içli, bazan hüzünlü, bazan düşünceli ya da coşkulu, bütün metni baştan sonuna kadar, lirik bir dokumayla nakşettiği düş objelerini işliyor. Unutmayalım. Freud düşlerin inşasını iki süreçte tamamlar: Düş işlemi [dream work] ve düş yorumu [dream interpretation]. Tuba, düş işlemini objeleri ['camdan bir plak', bir mekân, kar ve mevsimler, çocuk vd.] başta Rilke'ninkiler olmak üzere şiirlerle yoğunlaştırıyor.
Tuba metninin 'deneme ile şiir arasında salın[dığı]' kanısında. Bence bu, denemeyi ve şiiri aşan ve nerede konumlandırılması gerektiği konusunda çok farklı bir metin. Yaşamın bütün objelerini düşlere yüklemek!.. Her şeyi onlarla işlemek, şiiri ve denemeyi öteleyen düş işlemi, düşü objelerine bu kez yer yer Nietzsche'yen bir felsefi duyarlıkla yer değiştirtiyor.
'Gül Bahçesi'nde kutluyorum Tuba'yı…
Tuba Ergene, “Düşlemenin Kitabı” başlıklı bu ilk eserine bir önsöz yazmamı rica edince, bir mükellefiyet duygusuyla hiç tereddüt etmeden talebini kabul ettim; çünkü bu güzel eserinin oluşma sürecine refakat ettim. Eserinin oluşma safhasında yaşadığı heyecanlara, endişelere, gerilimlere, tereddütlere ve ruh dalgalanmalarına şahit oldum. Bu zorlu süreçte Tuba Hanım, içindeki şairlik cevherini, hiç acele etmeden, bir kuyumcu hassasiyetiyle ve sabırla işledi. Bu meyanda zamanı çok iyi kullandı, bana da yazdıklarını okumam ve değerlendirmem için ziyadesiyle zaman bıraktı. Tabiri caizse bana hiçbir zaman bir heveskâr şair(e) intibaını vermedi ve şiir meyvesi yeteri kadar ballanmadan dalından koparmadı.
[...]
Gördüğüm kadarıyla, Tuba Ergene hem nesir yazılarında ve hem de şiirlerinde yaşantısına refakat eden bütün bağları, çağrışımları, benzetmeleri, yan düşünceleri ve duyguları şiirinin içine öylesine sızdırmaktadır ki okuyucu sadece aynı duyguları yaşamakla kalmaz, bilakis şairin yaşadığı duyguyu nasıl hissetmesi gerektiğini de kendiliğinden öğrenir. Şair için kelimeler, anlamlarından tamamen bağımsız olarak, henüz yontulmamış, bir bilezik, kolye ve yüzük hâline getirilmemiş kıymetli taşlar gibidir. Şiirde yerini almadan, kullanılmadan evvel de bunlar başlı başına bir değere ve güzelliğe sahiptir. Ergene bu kelimeleri fark ederek dikkatle saklandıkları yerden çıkarır, özlerine zarar vermeden onları bir semantik alanda işler, onlara yepyeni mana boyutları kazandırır ve işlenmiş bir mücevher misalî şiirine yahut nesir metnine yerleştirir. Bundan böyle bu kelimeler farklı anlam yansımalarıyla şiiri aydınlatır ve zevk ehli okuyucularını büyülemeyi bekler.
Diyebilirim ki şair daha ziyade dil ve kelimeyle baş etmeyi göze alan, yaratıcı sezgiyle eşyayı keşfeden, dili aşırı ölçüde zorlayacak tarzda öne atılan kişizadedir. Ergene, daima dilin doruklarında, sınır boylarında gezinir, iradesi hep ifadesi gayrı kabil olana yönelir. Bakışının mütemadiyen görünenin ötesine yönelmesi, sükûtu bile kelime suretine büründürme teşebbüsü onu gerçek şairler katına yükseltir.
Ötüken Neşriyat